Bugün günlüğümü karıştırırken tam 10 ay öncesinde yazdıklarıma denk geldim. Demişim ki: "Gerisi önemli değil. Tam sevemediğim adamları iyi ki de tam sevememişim. Tam ve tüm olarak sadece onu sevmek istiyorum. Kendimi tamamen ona ayırmak istiyorum. Eksik sevdiğim tüm adamlara teşekkür ediyorum iyi ki bana onunla tamamlanma şansı vermişler."
İnsan ne garip... Bir an geliyor dünyanın en mutlu kızıyım. Onunla tamım, eksiksizim sanıyorum. Göklerdeyim, uçuyorum, sadece o umrumda. Hayattaki tek amacım ona her şeyden çok olan sevgimi vermek, sunmak. Sadece onu sevmek istiyorum. Sadece onu dinlemek istiyorum. Gözlerim sadece onun uzun kirpiklerine baksın istiyorum... Sonra ne mi oluyor? Ben her şeyimi tamamen ona adamışken onun aklının benden başka her yerde gezdiğini fark ediyorum. Beni tam olarak sevemediğini fark ediyorum. Belki de hiç sevmediğini... Ben dışında aklında dolaşan kızları fark ediyorum. Bana "gitme" derken gözlerinin içindeki adamın "sevemedim işte seni" diye baktığını görüyorum. İlk kez birinin yanında tüm zamanları durdurmak isterken onun saatine baktığını fark ediyorum.
Tam sevemediği kadınlar kervanına her şeyiyle sevdiğim adamın beni ekleyişini izliyorum, seyrediyorum. "NEDEN?" diye bağırmak geliyor içimden çokça, sonra diyorum Neden Asel? Sen neden sevemedin onları? Bu adam seni neden sevsin?
Gidiyorum. Ellerim, ayaklarım kopa kopa, her bir parçamı onda bırakarak gidiyorum. Peşimden geliyor, "gitme" diye uzanıyor ellerime. "Ağlama" diyor yüzümü okşarken. Gözlerindeki adama bakıyorum... Nasıl kalayım? Sana rağmen seninle nasıl kalırım? Gidiyorum. Ama nasıl gidiyorum... Seni değil kendimi bırakıyorum orda. Senden değil, kendimden vazgeçiyorum. Tamamlanmış tüm yanlarımın parçalarını tek tek eksilterek, sahibine bırakarak gidiyorum. Ben gidiyorum...
21 Haziran 2016 Salı
14 Haziran 2016 Salı
Merhaba hiç tanışmadığım ve asla olmayan okuyucularım! Bu yazı biraz itiraf, bir miktar acı biraz da kabulleniş kokuyor aldınız mı kokuyu? Gelmiyor mu? Anlatmaya başlayayım o zaman... Yıllar yıllar önce, Sihirli Annem'de Betüş peri Sadık ve çocuklardan peri olduğunu saklarken ben de insanlardan kendimi, aslında kendimi demem yanlış olacak "kilolarımla donanmış kendimi" saklamaya başlamıştım. Şöyle ki o kara günlere kadar annem yemediğim için her gün ağlar, Allah'a dua edermiş. "ALLAHIM NOLUR BU KIZ AÇLIKTAN ÖLMESİN" işte anneme bu yakarışı yaptıracak kadar inceydim ve hiçbir şey yemiyordum. Şimdi dönüp psikolojik açıdan da bakınca yemek yeme davranışını yememe yönünde kullanarak aslında anne ve babamın ilgisini çekmeye çalıştığımı, bir nevi kendi çapımda bir kontrol mekanizması oluşturduğumu fark ediyorum. Neyse efendim, günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovaladı derken Aseliniz 12 yaşına geldi. Ortaokula geçiş, ergenliğin başlandıç dönemleri. "Aaa sen daha regl olmadın mı Asel?" dönemleri de diyebiliriz. Hani okullarda her sınıfın çok güzel, çok popüler bir kızı olur herkes onunla arkadaş olmak ister, en çok o mutludur, o kız mükemmeldir. Bizim sınıfta da vardı öyle bir kız. Güzeldi, voleybol oynuyordu ama gerçekten çok güzel oynuyordu, herkes hayrandı ona, herkes aşıktı, herkes peşindeydi arkadaş olmak istiyordu onunla. Benimse arkadaşımdı ne çok çok yakın ne de uzak. Kızın kahkülleri vardı. İnceydi. Benim yavaş yavaş patatese dönüşmeye başlayan görüntümün yanında o resmen bir yıldız gibi parlıyordu. Nasıl söyleyim size işte ben pırasaydım, o gözümde çilekli pastaydı. Her gece uyumadan sabah o kız olarak uyanmak için dua ederdim. O kız olursam güzel olacaktım böyle çirkin bir pırasa olmayacaktım. Herkes beni sevecekti, herkes benimle arkadaş olmak isteyecekti, neden o kız değildim? Neden pırasaydım? 2 gün sonra okula saçlarımı kahkül kestirerek gittim. Belki o kıza benzerim diye düşündüm. Ona benzersem ben de çok güzel olurum, güzel olursam ben de sevilirim. Küçücük olan alnım kahkülün de getirdiği ağırlıkla iyice kapandı ve daha da küçücük kaldı. Açıkçası eski fotoğraflarıma bakınca fino köpeklerini andırdığımı fark ediyorum. Ergenliğimin başlangıcını o kahküllerle yapmamalıydım... Fark etmemişim ama daha o zamandan bilinçaltıma yerleşmiş bir düşünce oluşmuş. "Ne kadar güzelsen, o kadar sevilirsin."
Bir sene sonra en sevdiğim kuzenimlerde beraber oturup çekirdek çitliyorduk. Yaz tatili, rahatız, oyun oyna, gez, ye, iç, yat. Tabaktaki çekirdek bitti, dizi izliyorduk ve kuzenim beni mutfağa çekirdek koymam için gönderdi. Gayet normal bir şekilde gittim tabağa çekirdeği koydum, sonra tabağın tam dolmadığını fark edip biraz daha eklemek için pakete uzandım. Balkondan beni izlediğini fark etmediğim kuzenimin babası "sen hiç aynaya bakıyor musun?" diye sordu birden. Başta anlamadım, gülümseyerek başımı kaldırdım. "Efendim?" dedim. Saf, saf hala gülümsüyordum. Çocuğum daha, anlamıyorum ki ne anlamda söylediğini. "Aynaya bakıyor musun diyorum? Almış başını gidiyorsun hala çekirdek derdindesin." Bir şey diyemedim ilk kez birine. İşte şimdi anlamıştım ne demek istediğini. Tabağı alıp içeriye gittim, kuzenimin önüne koydum, arkasındaki koltuğa geçip oturdum. "Gelsene, yemeyecek misin?" dedi kuzenim. Başımı hayır anlamında salladım. Kuzenim televizyona döndü, ben sessiz sessiz ağlamaya başladım. O gün hayatımda hiç unutamayacağım anılar arasında yerini almıştı bile ben farkında olmadan. Sonraki günler hep aynaya baktım, kendime baktım. Neyim vardı? Evet belim ince değildi, kalçam yaşıtlarıma göre daha genişti, göbeğim vardı biraz önden giden... Sahi ama neyim vardı? Uzun uzun baktım aynaya... Beni akrabam dediğim insanlar bile görmüyordu demekki. Benden önce başka şeyler beni pırasaya dönüştürüp çirkinleştiren o yönümü görüyorlardı demekki... Ben, ben değildim. O da hemen işledi bilimçaltıma. "SEN SEN DEĞİLSİN. SEN ŞİŞMANSIN. SANA BAKAN HERKES SENİ DEĞİL, İLK OLARAK BUNU GÖRÜYOR. SEN ÇİRKİNSİN, ÇÜNKÜ SEN ŞİŞMANSIN."
Aradan bir sene daha geçti... Bir başka kuzenimlerde tüm aile toplanmışız. İftar yemeği için herkes orda. Tabi 14 yaşındayım, ailede de herkesi bir şekilde güldürürüm, neşeliyim, severler yani beni. Yine toplanmışız salonda teyzeler, dayılar, kuzenler gülüşüyoruz bir şeylere. Bir kuzenim herkesin içinde "ilahi hormonlu sergen seni" diye atladı konuşmalara. Bunu duyan millet daha bir gülmekten kırıldı. Yanıma geldi, yine herkesin içinde "hormonlu sergenim benim" diyerek yanaklarımı sıktı. Fiziğinin güzelliği ailenin dilinden düşmeyen diğer kuzenime geçti sonra "güzelliğim be" diyerek sıktı yanaklarını. Burda içimde olan şey ne kıskançlık, ne de başka kötü duygulardı. Ben sadece üzülmüştüm. Evet şu an dönüp bakınca "ne saçmaymış" dediğim bir şey o an dünyamı başıma yıkmıştı. Ben yine 'hormonlu sergen' olmaya aday gösterilmiştim, üstelik de herkesin içinde. Ters tepki oluşturdum orda. Fena halde kırgınken kahkahalarla güldüm kuzenimin söylediğine. Çünkü çok komikti, herkes gülüyordu, ben hormonlu sergendim. Ben çirkin, şişman bir kızdım ve insanlar buna gülüyorlardı. Bunu komik buluyorlardı. Kimse o an benim ne hissedeceğimi düşünmüyor, akıl edemiyordu. Bir genç kızın en büyük, en derinde yatan sorunlarının oluşmasına ince ince kazıyarak sebep olduklarının o an kimse farkında değildi. Kızın kahkahalar atarken gitgide kendinden tiksinmeye, kendini sevmemeye başladığını da kimse fark etmemişti.
Lise yılları... Herkes için unutulmazdır. İlk aşklar, dostluklar, ilk hayal kırıklıkları belki ilk aşk acısı... O sıralarda ne günleri ne anıları bıraktık her birimiz. Arkadaşlarımın sık sık sevgilisi olurdu çevremde. Sürekli onların ilk buluşmalarını, ilk el ele tutuşmalarını, ilk "seni seviyorum"larını dinler dururduk tenefüslerde. Hayranlıkla dinlerdim lise birinci sınıftayken. Bir insanı sevmek, biri tarafından sevilmek nasıl bir duygu gece yatarken hep hayal ederdim. Birinin beni sevdiğini, sevebildiğini hayal ederdim. Sonra derdim ki kendi kendime "seni kim neden sevsin ki? önce aynaya bak." Gerçekten de sevgililerinden bahseden arkadaşlarımın hepsinin fiziği çok güzeldi. Ben her zamanki gibi grubun pırasasıydım. Kendimi sevmeye o kadar uzaktım ki birinin beni sevebilme ihtimali bile çok uçuk geliyordu. Bir gün nasıl olduğunu anlamadım bir sevgilim oldu... Ya da ben öyle sandım. Sonra arkamdan "o kız çok çirkindi ya" dediğini duydum. Gerçekten yılların da birikimiyle her şey üstüme üstüme geliyordu. Birinden hoşlanmaya bile çekiniyor, korkuyordum. Çünkü o zamana kadar hoşlandığım kişiler için sadece "kanka" olmuştum. Hoşlandığım hiçbir kimse de dönüp yüzüme ben, ben olduğum için bakmamıştı. Çok girişken, konuşkan biri olmama rağmen hep kendimi geri çekmişim her şeyden, herkesten geri dönüp bakınca daha iyi görüyorum bunu. Sonra lise yıllarımda gerçekten ilk aşkım diyebileceğim biri oldu hayatımda. Bana değer verdiğine o kadar inanamadım ki 5 ay boyunca ittim onu kendimden. Ama evet, biri beni seviyordu. Evet biri bana değer veriyordu. Demek ben de sevilebilir biriydim. Belki de anlattıkları kadar çirkin değildim... Yoksa neden beni 5 ay boyunca beklemiş olsunki? İlk kez sevilmenin, kabul görmenin getirdiği heyecanla, o mutlulukla, tüm sevgimi, dostluğumu, ilk kez hissettiğim aşkı andıran o masum duygularımın hepsini ilk kez ona verdim. Bir buçuk sene sonra acı bir şekilde benden gitgide vazgeçtiğini fark ettim. Etrafında sürekli yeni kızlar olmaya başladığını. Ve kızların hepsinin fiziğinin benden kat be kat güzel olduğunu... Sonra bir gün bitti. İlk hayal kırıklığım hoşgelmişti hayatıma. Bir sürü sebep sayabilirdik o an ilişkimizin bitmesi için. Ama ben tek çıkar yolu çirkin olmam da buluyordum. Şişman olmam da... Bacaklarım biraz daha ince olsa gitmeyecek miydi yani? Aşk bu muydu gerçekten? O da mı artık beni ben olarak değil de herkes gibi "şişman hormonlu sergen" olarak görmeye başlamıştı? Tam iki buçuk sene sürdü kendimi toparlamam, bir şeyleri aşmam. Ya da aşabildiğimi sanmam diyelim... Hangi ilişkim olursa olsun, ne sebeple biterse bitsin, aldatılmam da dahil ben her şeyi dış görünüşüme, şu anda 88'e ulaşan kilolarıma bağladım.
Gerçekten bir zaman sonra öyle kötü bir hal alıyor ki mesela arkadaşlarınızla AVM'ye gidiyorsunuz kıyafet bakmak bile istemiyorsunuz. Çünkü biliyorsunuz ki ne denerseniz deneyin size yakışmayacak. Birine ilgi duyuyorsunuz, bin cesaret tanışmak için yanına gidiyorsunuz ama biliyorsunuz ki umrunda bile olmayacaksınız. Biriyle konuşuyorsunuz ama kollarınız istemsizce önünüze düşüyor, kendinizi kapatmak göstermemek istiyorsunuz. An geliyor arkadaş ortamında yapılan şişman şakalarının mağduru oluyor, yine alınmadığınızı göstermek için kahkahalarla eşlik ediyorsunuz... Beni anlayabilecek bir ton insan olduğunu biliyorum, benzer şeyleri yaşadığım çok insan var biliyorum. Ben bir karar aldım ve 10 gün önce hayatımı değiştirmeye karar verdim. Kaç senedir bana böyle hissettiren bir durumu zaten daha önce değiştirmek için neden azimli davranmadım bilmiyorum. Ama bu sefer gerçekten kararlıyım, istiyorum. O küçük kız çocuğu yok artık. Kendimi değil, hayatımı güzelleştirmek için bu adımı atıyorum. Düşünce tarzımı, kendi psikolojik durumumu iyi yöne çekmek için bu adımı atıyorum. Başkaları için değil sadece ama sadece kendim için bu adımı atıyorum. İnsan kendini sevmediği zaman diğer sevgilerin de farkına varamıyor. Ben kendimi sevmeye başlıyorum... Çünkü biliyorum ki hiçbir şey ben bende olmadığım sürece önemli değil. Çünkü biliyorum ki kendimi sevebildiğim kadar bir başkasına sevgimi verebilirim. Dünyayı döndüren, hepimizi harekete geçiren tek şey SEVGİ. Sevginin gücüne, kendime inanıyorum. Sevgiyle kalın, başınızı döndürecek hunharca sevgilerle başbaşa kalın... Asel'den hayatının en acılı düşümcelerini, yazarken gözlerini dolduracak anıları dinlediniz. İnsanları dış görünüşleriyle değerlendirip bir değer atfedecek kadar düşmeyin olur mu. Ben geç de olsa büyüdükçe farkına vardım bir şeylerin, umarım olmayan okuyucularım bir nebze de olsa sizin de ruhunuza dokunabilmişimdir. Sevgiyle kalın...
Bir sene sonra en sevdiğim kuzenimlerde beraber oturup çekirdek çitliyorduk. Yaz tatili, rahatız, oyun oyna, gez, ye, iç, yat. Tabaktaki çekirdek bitti, dizi izliyorduk ve kuzenim beni mutfağa çekirdek koymam için gönderdi. Gayet normal bir şekilde gittim tabağa çekirdeği koydum, sonra tabağın tam dolmadığını fark edip biraz daha eklemek için pakete uzandım. Balkondan beni izlediğini fark etmediğim kuzenimin babası "sen hiç aynaya bakıyor musun?" diye sordu birden. Başta anlamadım, gülümseyerek başımı kaldırdım. "Efendim?" dedim. Saf, saf hala gülümsüyordum. Çocuğum daha, anlamıyorum ki ne anlamda söylediğini. "Aynaya bakıyor musun diyorum? Almış başını gidiyorsun hala çekirdek derdindesin." Bir şey diyemedim ilk kez birine. İşte şimdi anlamıştım ne demek istediğini. Tabağı alıp içeriye gittim, kuzenimin önüne koydum, arkasındaki koltuğa geçip oturdum. "Gelsene, yemeyecek misin?" dedi kuzenim. Başımı hayır anlamında salladım. Kuzenim televizyona döndü, ben sessiz sessiz ağlamaya başladım. O gün hayatımda hiç unutamayacağım anılar arasında yerini almıştı bile ben farkında olmadan. Sonraki günler hep aynaya baktım, kendime baktım. Neyim vardı? Evet belim ince değildi, kalçam yaşıtlarıma göre daha genişti, göbeğim vardı biraz önden giden... Sahi ama neyim vardı? Uzun uzun baktım aynaya... Beni akrabam dediğim insanlar bile görmüyordu demekki. Benden önce başka şeyler beni pırasaya dönüştürüp çirkinleştiren o yönümü görüyorlardı demekki... Ben, ben değildim. O da hemen işledi bilimçaltıma. "SEN SEN DEĞİLSİN. SEN ŞİŞMANSIN. SANA BAKAN HERKES SENİ DEĞİL, İLK OLARAK BUNU GÖRÜYOR. SEN ÇİRKİNSİN, ÇÜNKÜ SEN ŞİŞMANSIN."
Aradan bir sene daha geçti... Bir başka kuzenimlerde tüm aile toplanmışız. İftar yemeği için herkes orda. Tabi 14 yaşındayım, ailede de herkesi bir şekilde güldürürüm, neşeliyim, severler yani beni. Yine toplanmışız salonda teyzeler, dayılar, kuzenler gülüşüyoruz bir şeylere. Bir kuzenim herkesin içinde "ilahi hormonlu sergen seni" diye atladı konuşmalara. Bunu duyan millet daha bir gülmekten kırıldı. Yanıma geldi, yine herkesin içinde "hormonlu sergenim benim" diyerek yanaklarımı sıktı. Fiziğinin güzelliği ailenin dilinden düşmeyen diğer kuzenime geçti sonra "güzelliğim be" diyerek sıktı yanaklarını. Burda içimde olan şey ne kıskançlık, ne de başka kötü duygulardı. Ben sadece üzülmüştüm. Evet şu an dönüp bakınca "ne saçmaymış" dediğim bir şey o an dünyamı başıma yıkmıştı. Ben yine 'hormonlu sergen' olmaya aday gösterilmiştim, üstelik de herkesin içinde. Ters tepki oluşturdum orda. Fena halde kırgınken kahkahalarla güldüm kuzenimin söylediğine. Çünkü çok komikti, herkes gülüyordu, ben hormonlu sergendim. Ben çirkin, şişman bir kızdım ve insanlar buna gülüyorlardı. Bunu komik buluyorlardı. Kimse o an benim ne hissedeceğimi düşünmüyor, akıl edemiyordu. Bir genç kızın en büyük, en derinde yatan sorunlarının oluşmasına ince ince kazıyarak sebep olduklarının o an kimse farkında değildi. Kızın kahkahalar atarken gitgide kendinden tiksinmeye, kendini sevmemeye başladığını da kimse fark etmemişti.
Lise yılları... Herkes için unutulmazdır. İlk aşklar, dostluklar, ilk hayal kırıklıkları belki ilk aşk acısı... O sıralarda ne günleri ne anıları bıraktık her birimiz. Arkadaşlarımın sık sık sevgilisi olurdu çevremde. Sürekli onların ilk buluşmalarını, ilk el ele tutuşmalarını, ilk "seni seviyorum"larını dinler dururduk tenefüslerde. Hayranlıkla dinlerdim lise birinci sınıftayken. Bir insanı sevmek, biri tarafından sevilmek nasıl bir duygu gece yatarken hep hayal ederdim. Birinin beni sevdiğini, sevebildiğini hayal ederdim. Sonra derdim ki kendi kendime "seni kim neden sevsin ki? önce aynaya bak." Gerçekten de sevgililerinden bahseden arkadaşlarımın hepsinin fiziği çok güzeldi. Ben her zamanki gibi grubun pırasasıydım. Kendimi sevmeye o kadar uzaktım ki birinin beni sevebilme ihtimali bile çok uçuk geliyordu. Bir gün nasıl olduğunu anlamadım bir sevgilim oldu... Ya da ben öyle sandım. Sonra arkamdan "o kız çok çirkindi ya" dediğini duydum. Gerçekten yılların da birikimiyle her şey üstüme üstüme geliyordu. Birinden hoşlanmaya bile çekiniyor, korkuyordum. Çünkü o zamana kadar hoşlandığım kişiler için sadece "kanka" olmuştum. Hoşlandığım hiçbir kimse de dönüp yüzüme ben, ben olduğum için bakmamıştı. Çok girişken, konuşkan biri olmama rağmen hep kendimi geri çekmişim her şeyden, herkesten geri dönüp bakınca daha iyi görüyorum bunu. Sonra lise yıllarımda gerçekten ilk aşkım diyebileceğim biri oldu hayatımda. Bana değer verdiğine o kadar inanamadım ki 5 ay boyunca ittim onu kendimden. Ama evet, biri beni seviyordu. Evet biri bana değer veriyordu. Demek ben de sevilebilir biriydim. Belki de anlattıkları kadar çirkin değildim... Yoksa neden beni 5 ay boyunca beklemiş olsunki? İlk kez sevilmenin, kabul görmenin getirdiği heyecanla, o mutlulukla, tüm sevgimi, dostluğumu, ilk kez hissettiğim aşkı andıran o masum duygularımın hepsini ilk kez ona verdim. Bir buçuk sene sonra acı bir şekilde benden gitgide vazgeçtiğini fark ettim. Etrafında sürekli yeni kızlar olmaya başladığını. Ve kızların hepsinin fiziğinin benden kat be kat güzel olduğunu... Sonra bir gün bitti. İlk hayal kırıklığım hoşgelmişti hayatıma. Bir sürü sebep sayabilirdik o an ilişkimizin bitmesi için. Ama ben tek çıkar yolu çirkin olmam da buluyordum. Şişman olmam da... Bacaklarım biraz daha ince olsa gitmeyecek miydi yani? Aşk bu muydu gerçekten? O da mı artık beni ben olarak değil de herkes gibi "şişman hormonlu sergen" olarak görmeye başlamıştı? Tam iki buçuk sene sürdü kendimi toparlamam, bir şeyleri aşmam. Ya da aşabildiğimi sanmam diyelim... Hangi ilişkim olursa olsun, ne sebeple biterse bitsin, aldatılmam da dahil ben her şeyi dış görünüşüme, şu anda 88'e ulaşan kilolarıma bağladım.
Gerçekten bir zaman sonra öyle kötü bir hal alıyor ki mesela arkadaşlarınızla AVM'ye gidiyorsunuz kıyafet bakmak bile istemiyorsunuz. Çünkü biliyorsunuz ki ne denerseniz deneyin size yakışmayacak. Birine ilgi duyuyorsunuz, bin cesaret tanışmak için yanına gidiyorsunuz ama biliyorsunuz ki umrunda bile olmayacaksınız. Biriyle konuşuyorsunuz ama kollarınız istemsizce önünüze düşüyor, kendinizi kapatmak göstermemek istiyorsunuz. An geliyor arkadaş ortamında yapılan şişman şakalarının mağduru oluyor, yine alınmadığınızı göstermek için kahkahalarla eşlik ediyorsunuz... Beni anlayabilecek bir ton insan olduğunu biliyorum, benzer şeyleri yaşadığım çok insan var biliyorum. Ben bir karar aldım ve 10 gün önce hayatımı değiştirmeye karar verdim. Kaç senedir bana böyle hissettiren bir durumu zaten daha önce değiştirmek için neden azimli davranmadım bilmiyorum. Ama bu sefer gerçekten kararlıyım, istiyorum. O küçük kız çocuğu yok artık. Kendimi değil, hayatımı güzelleştirmek için bu adımı atıyorum. Düşünce tarzımı, kendi psikolojik durumumu iyi yöne çekmek için bu adımı atıyorum. Başkaları için değil sadece ama sadece kendim için bu adımı atıyorum. İnsan kendini sevmediği zaman diğer sevgilerin de farkına varamıyor. Ben kendimi sevmeye başlıyorum... Çünkü biliyorum ki hiçbir şey ben bende olmadığım sürece önemli değil. Çünkü biliyorum ki kendimi sevebildiğim kadar bir başkasına sevgimi verebilirim. Dünyayı döndüren, hepimizi harekete geçiren tek şey SEVGİ. Sevginin gücüne, kendime inanıyorum. Sevgiyle kalın, başınızı döndürecek hunharca sevgilerle başbaşa kalın... Asel'den hayatının en acılı düşümcelerini, yazarken gözlerini dolduracak anıları dinlediniz. İnsanları dış görünüşleriyle değerlendirip bir değer atfedecek kadar düşmeyin olur mu. Ben geç de olsa büyüdükçe farkına vardım bir şeylerin, umarım olmayan okuyucularım bir nebze de olsa sizin de ruhunuza dokunabilmişimdir. Sevgiyle kalın...
7 Haziran 2016 Salı
Doğum günüm.
3 arkadaşım yanımda en sevdiğimiz mekana gitmişiz. Sevdiğimiz bir grup çıkmış sahneye. Doğum günüm sonuçta, eğleniyoruz! Çok mutluyum(!)
Pastam geldi "iyi ki doğdun"lar eşliğinde. 19. yaşımın bana gerçek aşkı getirmesini diledim her doğum günümde olduğu gibi. Üfledim mumları. Evet doğum günümdü, en mutlu ben olmalıydım, doğum günü kızı bendim yahu!
Yüzümden tebessümler eksilmiyordu ama içim yıkık dökük, paramparça. Bugünü böyle hayal etmemiştim. Eksiktik, eksiktim. Tam o anda sahnede ışıklar söndü, ve o şarkıya girdi vokal.
"Ansızın, tarifsiz gelir ya o zamanlar sormaya cürretin kalmaz...
KİM KIRDI HER OKŞAMAK İSTEDİĞİMDE SENİ?
ELİMİ, GÖZLERİMİ GÖMDÜM, TEBESSÜME.
YALNIZ KENDİNE İNKARIN SADECE SENDEN KAÇARSIN, HALİN ELE VERİR ANLAMAZSIN..."
Onca kalabalık içinde kendi yalnızlığıma çekildim. Gerçekten eksiktim. Normal bir eksiklik değildi bu. Sanki o an ellerim yoktu, kollarım yoktu. Bir şarkı bir insanı ne kadar bitirebilirdi? O gece doğum günüm o şarkıyla bitti benim. Nefes almak için başımı kaldırdım, sağa sola bakındım. Onu gördüm karşımda. Dimdik ayakta, gözlerimin içine içine bakıyordu. Ne kadar olmuştu yüzünü görmeyeli? Kısa saçlarımı ilk kez görüyordu. Uğruna kestirdiğim, o kokusunu çok sevdiği saçlarım yoktu, gitmişti. Peki ya ben? Nefes almak istiyordum. Peki ayaklarım neden beni nefessiz bırakan adama doğru gidiyordu? Hiçbir şey söylemedim. Sarıldım sadece. Geri çekildim sonra. Uzun uzun baktım yüzüne... Şarkı devam ediyordu. "yalan söyleme bana, gözlerin anlatıyor her şeyi..." Ellerimi tuttu, merdivenlerden aşağıya indik beraber. Umrumda değildi o an nereye gittiğimiz, içerde kalan eşyalarım, arkadaşlarım, dışardaki soğuk... Umrumda değildi giden saçlarım, çünkü biliyordum uğruna yüz milyon tel saçım olsa yine verirdim. Hiçbir şey konuşmadan oturduk bir süre. "İyi ki doğdun sen." dedi uzun bir sessizlikten sonra. Başımı omzuna koydum, yaklaştım ona. "Soğuk." dedim sadece. Siyah deri kabanını hiç düşünmeden çıkarıp omuzlarımı kapattı. Biraz sonra "Isındın mı?" dedi. Başımı boynuna gömdüm, sarıldım. Bu noktada yaşamak istiyordum. Ömrümün geri kalanında bu kokuyu her nefes alışımda hissetmek istiyordum. "Sıcak." dedim kollarımı boynuna dolarken. "Isındım."
3 arkadaşım yanımda en sevdiğimiz mekana gitmişiz. Sevdiğimiz bir grup çıkmış sahneye. Doğum günüm sonuçta, eğleniyoruz! Çok mutluyum(!)
Pastam geldi "iyi ki doğdun"lar eşliğinde. 19. yaşımın bana gerçek aşkı getirmesini diledim her doğum günümde olduğu gibi. Üfledim mumları. Evet doğum günümdü, en mutlu ben olmalıydım, doğum günü kızı bendim yahu!
Yüzümden tebessümler eksilmiyordu ama içim yıkık dökük, paramparça. Bugünü böyle hayal etmemiştim. Eksiktik, eksiktim. Tam o anda sahnede ışıklar söndü, ve o şarkıya girdi vokal.
"Ansızın, tarifsiz gelir ya o zamanlar sormaya cürretin kalmaz...
KİM KIRDI HER OKŞAMAK İSTEDİĞİMDE SENİ?
ELİMİ, GÖZLERİMİ GÖMDÜM, TEBESSÜME.
YALNIZ KENDİNE İNKARIN SADECE SENDEN KAÇARSIN, HALİN ELE VERİR ANLAMAZSIN..."
Onca kalabalık içinde kendi yalnızlığıma çekildim. Gerçekten eksiktim. Normal bir eksiklik değildi bu. Sanki o an ellerim yoktu, kollarım yoktu. Bir şarkı bir insanı ne kadar bitirebilirdi? O gece doğum günüm o şarkıyla bitti benim. Nefes almak için başımı kaldırdım, sağa sola bakındım. Onu gördüm karşımda. Dimdik ayakta, gözlerimin içine içine bakıyordu. Ne kadar olmuştu yüzünü görmeyeli? Kısa saçlarımı ilk kez görüyordu. Uğruna kestirdiğim, o kokusunu çok sevdiği saçlarım yoktu, gitmişti. Peki ya ben? Nefes almak istiyordum. Peki ayaklarım neden beni nefessiz bırakan adama doğru gidiyordu? Hiçbir şey söylemedim. Sarıldım sadece. Geri çekildim sonra. Uzun uzun baktım yüzüne... Şarkı devam ediyordu. "yalan söyleme bana, gözlerin anlatıyor her şeyi..." Ellerimi tuttu, merdivenlerden aşağıya indik beraber. Umrumda değildi o an nereye gittiğimiz, içerde kalan eşyalarım, arkadaşlarım, dışardaki soğuk... Umrumda değildi giden saçlarım, çünkü biliyordum uğruna yüz milyon tel saçım olsa yine verirdim. Hiçbir şey konuşmadan oturduk bir süre. "İyi ki doğdun sen." dedi uzun bir sessizlikten sonra. Başımı omzuna koydum, yaklaştım ona. "Soğuk." dedim sadece. Siyah deri kabanını hiç düşünmeden çıkarıp omuzlarımı kapattı. Biraz sonra "Isındın mı?" dedi. Başımı boynuna gömdüm, sarıldım. Bu noktada yaşamak istiyordum. Ömrümün geri kalanında bu kokuyu her nefes alışımda hissetmek istiyordum. "Sıcak." dedim kollarımı boynuna dolarken. "Isındım."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)